Manşet: İZMİR'İN VE AZİZ KOCAOĞLU'NUN KURTARICISI...


Şehitler üzerine

Efendim beni okuyanlar bilir ben öyle ciddi yazılar yazamam. Hele şehitlerin manevi huzurunda kalem oynatmak beni aşar dedimse de dinletemedim ve illa Computerman'in de bu sitede yazısı olmalı diye ısrar ettiler. Dayanamadım ve şehitlerimizin affına sığınarak yazmaya başladım. Belki ötelere gittiğimizde bu Computerman de bizim için iki kelam etmişti, onun da elinden tutalım derler de sırat köprüsünden düşmeden geçeriz.

Yıllardır şehit cenazeleri benim gibi digital dünya adamının bile kalbini sızlatıp durdu. İçimden hep ne yapsam, benim bu insanlara ne gibi katkım olur diye içten içe düşündüm. Bir türlü düşüncelerim fiile geçemedi ve şehitlere ve yakınlarına uzaktan üzülmekten başka bir şey yapamadım.

Şehitlik denilince hep farazi alışılmış sözler gelir insanların aklına. Ben din adamı olsaydım şehit nedir ? Neden hiç bir hesap sorulmadan öterlerde paşa gibi yaşarlar onu anlatırdım. Çanakkale de Türk askerinin şehit olmak için ölüme koşmasını ve kendi askerlerinin ölümden kaçmasını şaşkın ifadelerle hatıralarına yazan yabancı komutanlar gibi olmazdık.

İşte geldik işte gidiyoruz. Dünya denilen handan ne aldık, ne verdik ? Kime ne yararımız oldu ? Hangi yetimin başını okşadık, hangi çaresize çare olduk ? Eskiden nur yüzlü ihtiyarlarımız vardı, iklimlerine girdiğinizde tüm dertlerden, sıkıntılardan kurtulur huzur ve mutluluk dünyasında uçar giderdik.

Şimdi ne ihtiyarlarımızda nur, nede bizlerde huzur kalmadı. ( İçi ve yüzü nurlu dedelerimiz beni affetsin)

Koptuk kopabildğimiz kadar kültürümüzden, örfümüzden. Para, mal mülk aldı bizi esaretine ve öyle gidiyoruz kıyamete. Hani para pul esir almasada biz esiri olduk renkli hayatın.

Çocukluk arkadaşım vardı Mehmet, gecenin bir saatinde aradı. Çok şaşırmıştım. Mehmet askerlik mesleğini seçmişti ve Kuzey Irak'ta diyordu anası. Beni işte tam oradan aradı. Bende ne var ne yok sorularının yanında sen asker adamsın Deli Yürek dizisini izliyormusun dedim?

Dedi Computerman sen dünyanın merkezinde hiç bir şeyi göremez olmuşsun. Dağlarda ne gezer televizyon, biz o dizilerin gerçeğini yaşıyoruz demişti.

İşte dedim ki biz bu kadarız. Benim çocukluk arkadaşım dağlarda vatan için çarpışırken benim hiç bir şeyden haberim yok. Her şeye zaman ayırıyorum, bir de dizileri inceden inceye izliyorum. Ama arkadaşımı merak bile etmiyorum.

Köyün telefonları çekmiyor, acaba bir haberin var mı diye aradım dedi Mehmet...

O kadar mahçup olmuştum ki anlatamam...

Bu hatıramı bir arkadaşıma anlattım, verdiği cevap beni gerçekten yıktı. Hani şu Computerman, hani dağ gibi adam yıkıldı...

Adamlar çuvalla para alıyor gitsin vatanı beklesin tabiki dedi.

İçimden düşündüm, bir can kaç lira eder. Hani ölmek üzeresin ve diyorlarki sana iki seçenek.

Bu canın bedeli şu kadar lira eder. Eğer bedelini ödersen canın sana iade edilecek, ödeyemezsen bizimle geleceksin... Deseler...

Ne fiyat verirdik acaba? Elimizde olan her şeyi verir dağlarda aç sefil yaşamaya razı olmazmıydık?

Askerde bir astsubayımız vardı... Ona herkez kafayı kırmış derdi. Bir gün samimiyetinden sordum. Komutanım size neden kafayı kırmış diyorlar ve sizden neden bu kadar çekiniyorlar, siz neden az konuşuyorsunuz dedim...

Derin bir iç çektikten sonra başladı anlatmaya...

Ben Kıbrıs Barış Harekatına katıldım. Cephede savaşırken yaralanarak İskenderun'daki Deniz Üssüne sedye ile getirildim. Üs Komutanlığı'nda çalıştığım için elbise dolabım vardı, dolabıma götürmelerini istedim. Ben düşünüyordumki tüm arkadaşlarımda bizim çektiğimiz sıkıntıları anlar, keyf eğlenceye dalmazlar. Bir de baktım ki arkadaşlar mayoları çekmiş denize gidiyor ve bana uzaktan geçmiş olsun diyorlar, o anda beynim döndü ve bayılmışım.

Bir hafta sonra kendime geldiğimde işte böyle oldum ve bana kafayı kırmış çatlak dediler...

Sevgili komutanım hayatta ise Allah selamet versin, yok vefat etti ise Allah gani gani rahmet eylesin.

Bu anlattığım hikayeler gerçek hayattan alınmış ve bizim özümüden kültürümüzden ne kadar koptuğumuzun göstergeleri.

Hangimiz televizyonlarda şehit haberlerini, ağlayan anaları , bacıları gelinleri, boynu bükük çocukları görüyor ve o acıları hissederek yaşıyoruz ? Bir site ziayretçisi 20 sayfa yazı göndermiş.

Diyorki Türkiye şehitlerine ağlarken televizyonlar bir spor programı sunucusuna saatlerce yer verdi. Bende severim o kişiyi gerçekten de üzüldüm. Ama aynı gün şehit olan insanlar için televizyonlarda dört dakika yer verildi. Biz nereye gidiyoruz diye soruyor ve binlerce sitem ediyordu.

İşte kendimizi sorgulamaya başladığımız günleri yaşıyourz. Kültürümüzden koptuk, materyalizmin atmosferinde eritiyoruz kültürümüzü, örfümüzü. Binlerce parçaya bölünüyor menfaat için, bir birimizi yiyoruz.

Türkiye nereye gidiyor, değil. Biz nereye gidiyoruz, bu soru önemli. Biz doğru yöne gidersek Türkiye zaten yerinde duruyor.

Başbakan ile Cumhurbaşkanı çekişiyor. Eğitimde türban, meslek lisesi kavgası gırla gidiyor. Büyük hırsızlıklar serbest kalırken, çaresizlikten insanların iş yerleri icra daireleri tarafından haczediliyor.

Sokaklarda genç kızlar kendilerini satarak para kazanmak için gözlerimizin içine bakıyorlar.

Tüm bu olumsuzluklar olurken, satarım sattırmam kavgalarında kimin haklı olduğuna da karar veremiyorum. Kim haklı ? Bu kavgaları yapanların hayatta ne gibi sorunları var ki ?

Deniz Baykal'ın evine ekmek götüremediği gün oluyor mu ? Sayın Başbakan'ın ve Sayın Cumhurbaşkanının... Yök Başkanı gerçekten aç kalan insanların olduğunu biliyor mu ?

Bir evin direği evlatlarını şehit veren ailenin acısını gerçekten hangimiz ne kadar duyuyoruz?

Biz kendi içimizde birliğimizi kaybediyoruz. Ateşler düşen yeri yakarken biz zevk ve sefada yaşıyoruz.

Hala siyasi mülahazalarla kitleleri etkileme peşindeyiz.

Doymuyoruz....

İnanın dostlar doyacak gibi de durmuyoruz.

Bu haber 01/02/2009 tarihinde eklenmiştir.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
 
Üye Girişi
Albümler
 

Enstrumental Radyo
Reklam Radyosu
Türkçe Pop Radyo