Ben sana demedim mi sen bu gulyabanilerin elinden oyuncağını alırsan rahat durmazlar diye. Tabi sen beni, garip bir Computerman diye dinlemedin.
Dinleme, ama dediklerim bir bir çıktı değil mi ?
Hörmetlü Böyük Ağam; ben bundan yirmi yıl önce doğu illerini merak ettim ve oraları görmek canım istedi. Ev ahalisi duyduğunda inanamadı ama gerçek böyle. İlk durak Erzurum oldu. Erzurum otobüsüne bindim. Sondan ikinci koltuğa oturmuştum. Yol arkadaşım iki kümes hayvanıydı. Koridorda oturanlar, çorapla koridorda dolaşanlar baya ilgimi çekmişti
Mevsim tam güzdü yanlış hatırlamıyorsam. Ama Erzurum?da kış soğuğu vardı. Erzurum Çağ Döneri'ni ilk defa yirmi yıl önce bu seyahatte yedim. Gerçekten süperdi. Sorup soruşturdum hayvanların yedikleri ottan kaynaklanıyormuş. Esas et lezzetli olduğu için Çağ Döneri şöhret olmuş.
İnsanlarını sorarsanız konuşma ve şive olarak bana çok tatlı gelmişti. Cana yakındılar bizi kendilerinden büyük görüyor bu nedenle de fazladan ilgi gösteriyorlardı.
Terminale indiğimde bir taksi aradım. İlk elimi kaldırdığım taksi ehliyeti olmayan korsan bir taksiydi. Bindiğime bineceğime bin pişman olmuştum. Dayanamadım yolun ortasında indir beni dedim.
İndim ama dağ başı bir yer. Adam abi burada kalırsın araba gelmez gel yavaş yavaş gideriz dese de taksi binilecek gibi değildi. Ne olursa olsun bari canımı kurtarayım dedim..
Bir araç gelir diye bekledim bekledim ne gelen var ne giden. Başladım amaçsızca yürümeye. Neden sonra bir polis otosu geldi. Saat gece 03'ü gösteriyordu.
Hayırdır gecenin bu saatinde nereye gidiyorsun dediler, ben de korsan bir taksici otele götürecekti aracı kullanmayı bilmediği için araçtan indiğimi söyledim.
İyi hadi gel biz bir çorba içeceğiz birlikte içelim sonra seni istediğin yere bırakırız dediler.
İçimden eyvah dedim, bir ekip arabası polis, bir kişi değil, üç kişi değil. En az 15 polise çorba ısmarlayacağım diye korktum. ( Computerman cimri değildir, kafanızdan atın. ) Yapacak başka bir şey olmadığı için çaresiz tamam dedim.
Gide gide dağ başında bir okula geldik. Çorbacı diye okula gelince küçük çaplı bir şok geçirdim.
Kapıya benzer bir şey açıldı her yer inşaattı. İçeriden sıcak ve gülen sesler yükseldi. Meğer orası bir yatılı okulmuş. Çorbalar ikram imiş. İçimden dedim hadi çorba parasından yırttın...
Çorba çay derken teşekkür ettik ve okuldan çıktık. Beni bir otele götürdüler girmemle çıkmam bir oldu. İnanılmaz bir yerdi..
Otel görevlileri çok şaşırdılar. Hatta üzüldüler...
Aldım başımı çıktım sokaklara. Koskoca Erzurum?da kalacak otel bulamamıştım. Gittiğim oteller beni şok ediyordu. Kalacak yer bulamayıp geri dönmeyi düşünüyordum ki sokakta tanıştım bir asker kızı benim Erzurum?da kalmamı sağladı. İlk defa doğuyu bir kızdan öğrendim. Feministler rahatlayabilir. Bende doğruya doğru eğriye eğri.. Varsa bi güzellik tabi ki söylerim.
Kıza anlattım neden Erzurum?da olduğumu. Demek maceracı ha dedi. Babası ordu evinde görevliymiş. Bana ordu evinde yer ayarladı. Ben de onlara akşamsefası piyanoda bir iki yemek müziği tıngırdattım. İnanılmaz bir gece oldu. Alkışlar benim içindi. Uzun bir aradan sonra piyano başına geçmek bana da iyi gelmişti.
Kız arkadaşım babasından izin aldı ve beni gezdirdi. Bu arada yanlış anlamayın sadece arkadaş... Hani kalbiniz bozulmasın diye söylüyorum.
Çıktık Ağrı?ya doğru. Hani bazı piramit filmlerinde egzotik arabalar vardır ya, aynısı... İşte ona bindik gittik. Yolculuk esnasında ilk dikkatimi çeken cam gibi akan dere kenarında, yöre halkının güneşin altında oturuyor olmalarıydı. Hiç biri güneşin altında yanıyoruz şuraya iki çubuk sokalım da gölge olsun, yeşillik insanın içini açar dememişlerdi.
Yolda arabaları durduruyorlar ve kontrol ediyorlardı. Malum o günlerde PKK yol kesiyor, askerleri, memurları şehit ediyordu. Asker çocuğu olduğu bilinmesin diye kimliğini yanına almamıştı.
Çok tuhafıma gitti ama gerçekten üzücü bir olaydı. Otobüsü durduruyorlar ve önceden aldıkları istihbarat ile şu koltuktaki diyor ve adamı alıyorlardı. Biz bu düşünceler içinde devam ederken otobüsü jandarma durdurdu. Hemen bıyıklı iki adamı arabadan indirip eşyalarını da alıp gittiler. Yarım saat gittik mi gitmedik mi hatırlamıyorum bu sefer araba teröristlerce durduruldu ve az önce jandarma tarafından iki kişinin indirildiği koltuğa, onlar inince oturmuş olanların inmesini istediler!!??...
Ama araba kalabalık olduğu için boşalan koltuklara çocuklar ve yaşlı bir kadın oturmuştu. Şoförü hemen sorguya çektiler, nerde bu adamlar diye . Şoför korkudan altına edecekti. Muavin Geç kaldınız gurban, esker geldi aldı onları.. dedi. Kürtçe bağırıp çağırdılar, kız arkadaşım küfür ettiklerini söyledi.
Bizi serbest bıraktılar yolumuza devam ettik. Tam Van?ın girişinde polis durdurdu. Tüm yolcuları indirdiler. Bizi de..
Çantaları tek tek aradılar. Otobüsün en ilgi çeken tarafı Ağrı Van otobüsünde birçok Alaman turist olmasıydı.
Turisleri indirdiler ve eşyalarını vay vıy derken açtılar. İki çuval kitap çıktı eşyalarının içinde. Bizi adama benzetmiş olmalılar ki şu kitaplara bakın nece yazılmış diye sordular.
Kız arkadaşımla ben kitapları aldık elimize ama hiç bir şey anlamadık. Polisler kitaplara el koydular turistleri de yanlarına alarak gittiler. Eğer böyle yaparlarsa buralara turist gelir mi dedim kız arkadaşıma.
O da dedi ki onlar turist değil ajan. Onlar PKK olaylarına yön vermek için buradalar dedi...
Bir yaşıma daha değdim derler bizim oralarda. Gerçekten çok ilginç bir olaydı. Çarpuk çurpuk İngiliz ve Alman turistler Van?da cirit atıyorlardı. Van'a geldik otogar şehrin dışındaydı. Bu işi pek sevmedim. Van dediğin yer iki karış yer. Bir kalesi var bir de kaleden bakılınca yapılan okul inşaatı.
Kız arkadaşım kaleyi anlattı. Kale bekçisi biraz mızmızlık etti, kapandı falan ama bir öğretmen Yahu bekçi amca bu gençleri kırma, hadi baksınlar. Bak ne de saygılı çocuklar.. demez mi, acayip etkilendim. Ben aslan burcuyum bu arada övülmeyi ve övünmeyi severim.. Öğretmenin dedikleri çok hoşuma gitmişti..
Atamız bile ne demiş.. Türk Öğün, .. çalışmak zaten bizde fazlasıyla var. Bir öğünmek eksik. Onu da atamız dediği ve aslan burcu olduğum için büyük bir zevkle yapıyorum.
Kalenin en tepesine çıktık... Tüm ova ve deniz ( Van Gölü ) ayaklarımızın altında. Gördüğüm kadarıyla başka da bir şey yoktu. Okulu çok merak ettim kız arkadaşım hadi gel gidelim dedi. Ta kalenin tepesinden indik ve okul inşaatına gittik. Uzaktan baya küçük görünüyordu, yanına gittiğimde şoke oldum. İnşaat tam gölün kenarındaydı.
İlk defa duydum okulun ısıtması yer altından yapılıyormuş. İçimden dedim şu işe bak. Otobüs mola veriyor elini yıkayacak su bidonlarda, sabun zaten yok. Tuvalet kağıdı falan sormayın ben bile yolculukta ondan vazgeçtim.
Van Gölünün kenarında batıda bile olmayan bir özel okul... Siz olsanız şaşırmaz mıydınız?
Şimdi bir şey diyeceğim ama gülmeyin.
Çay getiren garsonla kavga ettik. Çayın kaşığı yok diye. Sinirimden öldüm herkes çayı kaşıksız içiyor. Meğer oranın âdetiymiş çayı kıtlama denilen bir görenek ile içiyorlar. O nedenle çay kaşığı yok. Kız arkadaşım oralara alışmış ya, bana gülüp duruyor.
Bir lokantada pide yedik ama inanın, öyle pide bir de bizim köyde yapılırdı. Harikaydı. Ama lokantada oturacak sandalye bile yoktu. Belki daha iyi yerler vardır, ama bize bunlar denk geldi herhalde diye düşünmüştüm. Ama gerçekten öyleymiş.
Cuma günü olduğu için merak ettim camiye gittim. Kız arkadaşım da bir arkadaşına gitti.
Yer altında bir camiye girdim. Cami süper kokuyordu. Doğu insanının kokusu ( doğulular alınmasın, yanlış da anlamasın ) caminin her yerini koku sarmıştı. Zaten kırk yılda bir giderim camiye gittiğime gideceğime bin pişman oldum ama çıkmak ne mümkün. Yerin dibinde bir camiye girdin çıkmak yok sanki.
Oğlum Computerman şimdi bu camiye bir bomba atsalar nasıl çıkarsın? Ne işin var senin yerin dibinde, hatta Türkiye?nin onca denizleri dururken dağlarında ne işin var?
Üzerimden şaşkınlığımı atamamışken hoca da cangur cungur konuşuyordu. Ne dili anlaşılıyor ne sesi. İçimden dedim bunlar dua okumayı da bilmiyorlardır.
Sonra başka bir hoca geldi batılı giyimli, yakışıklı bence tıfıl bir çocuk. Amanın bir konuştu bir konuştu camideki tüm kürtler hüngür hüngür ağlamaya başladı. Cami yıkılacak sanki.
Hiç öyle bir şey görmedim. Koca koca adamlar ağlıyor hem de salya sümük. Görmeden anlamak mümkün değil.
O kaba saba gibi görünen adamların ağlaya ağlaya kendinden geçmesi inanılacak gibi değildi. Hoca M.Akif ten, Asım?dan, Peygamberden bir şeyler anlatıyor ki inanılmaz mantık taklaları attım. Ben bile çok fazla etkilenmiştim. Van gibi bir ilde batılı bir hoca PKK gündemde iken teröre kafa tutan bir vaaz veriyordu.
Bu kadar başarılı bir hatibin Van gibi küçük bir ilde ne işi var.
Bu hoca bir siyasi partide yer alsa inandıramayacağı adam olmaz dedim. Namaz bitti kendimi dışarı atamadım. Adamlar çıktı da çıktım ve dışarının havasını doya doya ciğerlerime çektim. Allah?a şükür ettim yerin dibinden kurtuldum diye...
Az ileride bir fantazi çay tablası gibi bir şey buldum arkadaşı beklemeye başladım. Bir de ne göreyim camideki hoca bana doğru geliyor. Arkadaş sen buralarda yenisin galiba camide baya sıkıldın dedi. Yok falan desem de adam sıkıldığımı anlamış. Biraz havasızdı falan dedim. Bu arada kendisini kutladım. Çok başarılı olduğunu falan söyledim.
Adam hoca falan değilmiş Kız Sanat Okulunda öğretmenmiş. İşte ikinci kez bir yaşıma daha değdim..
Yazık bu adam bu kadar iyi hitabetle buralarda harcanıyor diye düşündüm. Adam bir siyasi partide olsa acayip etkiler Deniz Baykal?dan bile iyi demiştim. Meğer adam zaten böyük oynuyormuş biz Fransız kalmışız yani.. Birer bardak çay içtik sohbet falan derken maceracı olduğumu anlattım. Misafir etmek istedi. Ben de olur dedim. Çok da ilgimi çekti. Bir müddet sonra kız arkadaşım gelince şey mey kem küm dedi.
O arkadaşımın erkek olacağını bekliyormuş, o an biraz ters geldi galiba. Kız arkadaşım da arkadaşlarına söz vermiş teşekkür ederek ayrıldık. Van?da yerin dibindeki camide vaaz eden ve kürtleri salya sümük ağlatan konuşmacının yıllar sonra Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı başkanı olduğunu öğrendiğimde ilk tepkim şu oldu., Ben daha 20 yıl önce anlamıştım böyük adam olacağını.. O konuşmacı Harun Tokak imiş.
Kız arkadaşımla daha sonra birlikte arkadaşlarının evine gittik. Eyvah altı tane kız bir de ben. Yahu dedim senin ne işin var altı tane kızın içinde. Neyse bol bol sohbet ettik. Onlar İzmir'i sordu ben doğuyu derken gece yarılarına kadar sohbet ettik.
Biri öğretmen, biri sağlık ocağında doktor ve hemşire ve üç tane de öğrenci..
Şimdi size ilginç bir şey söyleyeceğim ki gerçekten siz de şaşıracaksınız.
Deniz kenarında bir villadayız. Temel'in amcası oğlu Tursun da Karadeniz?den çıkmış gelmiş ve Van Gölü?nün kenarına villlalar yapmış. Her yere ağaçlar dikmiş.
O kadar şaşırdım ki. Sordum arkadaşlar yolda bir çubuk yaş ağaç yokken burası inanılmaz bir yer. Nasıl oluyor dedim. Kürtler yani doğulular toz parasına kaçakçılığa kolay paraya alışmışlar. O nedenle onlar sıkıntıya böyle zahmetlere gelemezler, dam evde on aile bir arada yaşar, yatar kalkar, 50 de çocuk yapar sen de şaşırırsın.
Baba, aile de tam yetkili. O otur demeden kimse oturmaz, o kalkmadan kimse kalkmaz. Gözünden anlıyorlar ne dediğini. İşim gücüm milleti röntgen etmek ve şaşırmaktı bu ilk Güneydoğu seyahatimde...
Bir hafta kalacaktık Van?da ama ben erken sıkıldım ve gitmek istedim. Kızlarla muhabbet bir yerde bitiyor. Bir de komşuları Temel'in amca oğlu Tursun'un anası Kezban teyze merak etmiş beni..Kızlar konuşurken duydum ve üçüncü günü pes ettim.
Bana bir bilet aldık ve yola çıktım. Bu sefer araba baya güzeldi.. Ama gittikçe araba doldu ve her binenle tavuklar çoraplar kokular birbirine karıştı.
Kendimi İzmir'e bir attım üç gün üç gece yıkandım, ha bire elimi kolumu sabunladım. Banyodan küvetten çıkmadım. Çamaşırlarımı merdaneli makinayı yakana kadar yıkadım.
Tüm yaşadıklarımı arkadaşlara dostlara herkese anlata anlata bitiremedim. Onlara çok egzotik geldi..
Bu arada Van?dan otobüse binmek için otogara giderken bizim bindiğimiz taksiyi polisler 10 kez durdurup aradılar ve sonunda otogara geç kaldık ve bizim otobüsü kaçırmış olduk. Haydi, bakalım aynı taksi ile otobüsün ardından gittik ve ilk mola yerine gelmeden otobüsü yakaladık.
Şimdi diyeceksiniz ki bunları niye anlattın. Millet senin maceralarını mı okuyacak. Hem çıkıyor bayan köşe yazarlarını eleştiriyor ve yalnızlık triplerini yazarak hayatlarını kazanıyorlar diye alaya alıyorsun ve ondan sonra Güney Doğu hatıralarını anlatıyorsun diyecekler.. Derler... Desinler...
Esas anlatmak istediklerim var da o nedenle yazdım, anlattım.
Benim doğuyu merak edip gezmeye karar verdiğimde İngiliz ve Alman ablalar oralarda çocuk bile yapmışlardı. Claudia Rooth'un kürtlerden biriyle gönül ilişkisi var mıydı bilmiyorum ama bir çok romanı kürtçeye çevirerek doğu halkının tozdan bembeyaz olmuş beyinlerine enjekte ediyorlardı.
Devlet henüz bu olayların üstüne gitmiyordu. Turistleri uzaktan takip etmekle yetiniyorlardı. 1989 yılında doğuda bölücü örgütlenmeler halkın alttan alta kışkırtılmaları yapılıyordu. Adamlar o zamanlar Suriye, Irak ve İran 'a herhangi bir yakın ilçeye gider gibi gidip geliyorlardı.
Suriye?den getirilen kaçak elektronik eşyalar Türkiye pazarında kapış kapış gidiyordu.
Doğuda gördüğüm en ilgi çekici manzara da dam evlerin önünde park etmiş son model arabalardı... Belli ki en azından bazı doğulu vatandaşlar hayatın zorluklarının sırrını çözmüş olmalılar diye düşünmeden edememiştim...
Şimdi sıkı dost olduğumuza bakmayın Beşar Esad'ın babası Türkiye den daha fazla su alabilmek için PKK 'nın tüm ihtiyaçlarını titiz bir şekilde karşılıyordu.
Alman ve İngiliz Teyzeler, :Van?daki Süryani köyünü Paris yapmışlardı.
Fakirlikten insanların teröre bulaştığı tezi şimdilerde çok kullanılıyor. Ben de oraları gidip gördükten sonra buna inanmayanlardanım. Van?da Temel'in uşakları üşenmeyip villa evleri yaparken Kürt kardeşler neden gün boyu güneşe baka baka bekleşip durur da, iki kişinin sığmadığı dam eve tutup elli çocuğu doldurmaya çalışır?
En çok dikkatimi çekenlerden biri de yarım yamalak inşaatlardı. Doğuda hayvancılığın geliştirilmesi için verilen kredilerin istisnasız hepsi yarım kamyon tuğla karşılığı ve rüşvetle alınmış aldatma kredilere aitti... Teşvik kredilerini almışlar ama hayvancılık yapmamışlardı.
Bir bitki, bir ağaç düşünün büyüyüp yeşermesi için önce toprağına tutunması, kökleriyle ona sımsıkı sarılması lazım. Bu bitki ya da ağaç toprağını sevmezse, tutunduğu toprakla ilişkisi olmazsa bu doğaya aykırı olma mı? İnsan ki daha üstündür, daha fazla kabiliyetlerle donatılmıştır. Yaşadığınız çevreye bir şeyler katmadan sadece tüketerek ve yakınarak o çevrenin kendiliğinden size durmadan bir şeyler vermesi mümkün mü?
Doğuya daha o yıllarda yaptığım bu kısa gezi bana bu hisleri yaşatmıştı. İnsanlar doğdukları topraklara karşı sevgisiz ve ilgisiz di. Doğumlarından ve yaşamlarından adeta anne babalarını değil de devlet babalarını sorumlu tutar bir halde ömürleri boyunca devlet babalarının üzerine yazılmışlar gibiydiler. Yaşadıkları şehirlere ve kasabalara her türlü imkânı onlara göre devlet babaları getirmeli ve onlara bakmalıydı. Bunun mantığını anlamak mümkün değildi.
Doğuda ikliminin sert olması mazeret gösteriliyor, peki neden aynı bölgedeki Temel ve Tursun Van Gölünün çevresini muhteşem villalarla donatıyorken Kürt kardeşlerimiz oturup güneşe hayran hayran bakıyorlar?
Bırakalım bu ülkeyi daha soğuk kuzey ülkeleri de iklimleri uygun değil diye ülkeleri, yaşadıkları yerler için sevgi beslemeyip oraları terketseler ne Avrupa ülkeleri ne Kanada ne Rusya bizden daha iyi durumda olurlar mıydı?
Bu ülkenin bu gün gelişmişlikte ve ülkeye verdikleri katma değerleriyle ön sıralarda olan yerleri de dünyaya gelmelerinden sadece devlet babayı sorumlu tutup her şeyi ondan bekleyerek üretmek yerinde sadece yıkmayı, tüketmeyi düşünüp sadece şikâyet eder halde olsalardı ne olacaktı?
Bir bakıyoruz ki doğuda doğup da bu ülkenin vermiş olduğu imkânlar sayesinde yetişmiş, meslek ve maaş sahibi olmuş hizmet görevlileri kendi memleketlerine karşı hiçbir ilgi, hiçbir sevgi duymuyorlar?
Üretim, sanayi kollarında yer alan doğulu vatandaşlar da almışlar kendilerini ve sermayelerini kendi memleketlerinden fellik fellik kaçıyorlar. Vatan ihaneti tanımı varken memleket ihaneti atlanmış bizde. Vatan memleketlerden mükellef değil mi?
Gençlik tecrübesizliğimle o yıllarda devletin neden sadece memurlarına ve hizmet sektöründeki görevlilerine mecburi hizmet verdiğini, oysa öncelikle sanayicisine mecburi hizmet verilmesi gerektiğini söylediğimde mesleki hayatını büyük oranda doğuda geçirmiş bir savcı arkadaşım bana sadece gülümsemekle cevap vermişti.
Ben de merakımı giderecek bir cevabı sadece kendi muhakemelerimle bulmak zorunda kaldığımı düşünmüştüm.
Ve aradan 20 yıl geçti, gördüğümüz ve yaşamakta olduğumuz olaylara bakarak; ne doğulu insanın doğmuş olduğu yerlere olan ilgisi ve sevgisi değişti, ne doğmuşluğuna ve yaşamakta olmasına pişmanlığı, ne de devlet babalarına olan yüklenmeleri..
Devlet babanın ise onların beklediği şekilde bir yükümlülüğü başka ülkelerde hiç olmadığı gibi bizde de onların istediği kadar yok. Bunu batılı vatandaş anlayabiliyor ve makul buluyorken nedense onlar bulamıyor. Beklediklerini devlet babadan bulamayınca da Fransız, Alman, İngiliz teyzelerinden, amcalarından medet umuyorlar...
Doğuya önce doğulu iş adamları, doğulu doktorlar, doğulu hâkimler, doğulu öğretmenler memleketim diyerek göreve koşsa...
Ama koşmazlar.. Onlar doğdukları, büyüdükleri topraklara değil batıya hayranlar. Mümkün mü batıda her şeyin kendiliğinden olması.. Batıda yaşayanların doğdukları yerlerine olan aşkları, memleket ve toprak sevgileri o kadar büyük ki onların bu aşk ile memleketlerini güzelleştirip geliştirmelerini doğulular ne yazık ki gerektiği gibi yorumlayamıyorlar.
O nedenle de doğdukları toprakları bırakarak kolayca sırt çevirebiliyorlar.
Van?da, Ağrı?da, Siirt?de doğmuş, büyümüş; bütün bildikleri, akrabaları, sevdikleri oralarda olan bir arkadaşım oraya görev yapmaya gitmeyi istemiyorken benim bütün sevdiklerimden, bildiklerimden de ayrılarak hiç bilmediğim yerlere gitmemi, gitmek istememi oralılar nasıl beklerler?
İnsanlar için ailesi, akrabaları, evi, sokağı, komşuları çok önemlidir. Bir insan onlarla daha güzel gelişir, aynı yaşam kültürüne sahip olduğu için onları daha iyi anlar, dertlerine severek katılır, yardımlaşır, daha büyük ve daha güçlü olur. Koparmak, ayırmak, aileleri bölmek ise isteği, şevki, direnci kırar.
Bir tür cezalandırılma duygusu ile yaşamaya başlar. Doğulu yetişmiş çalışma gücü ise kendi memleketlisine hizmet götürmektense, batıda işte bu sevgi ile oluşturulmuş ortamların nasıl oluştuğunu anlayamadan, o da bu ortamlarda yaşama isteği nedeniyle batıda kalmak istiyor.
Işık doğudan yükseliyor ama ne yazık ki, doğudan yükselen bütün ışıklar doğuyu aydınlatmaktan kaçınıp batıda ışımaktan hoşlandıkları için doğu yıllardır karanlıklarla ve soğukla boğuşuyor...