Bugün Türkiye topyekün ayağa kalktı ve bayrağına sahip çıktığını gösterdi. Yazılı ve görsel medya hep bir ağızdan bayrağımıza uzanan kirli ve talihsiz eli lanetledi. Ev ve iş yerleri bayraklarla süslendi.
Tam da Gelibolu belgeselinin sinemalarda gösterilmeye başladığı bu günlerde meydana gelen olaylar, beni derinden düşündürmeye yetti.
Yeni çıkan filimlerin reklamlarını gönüllü medyadan aldığımız için sinemalar ilk hafta kapalı gişe oynardı. Hele biraz gerçeküstü macera ve göze hitab eden bir yönü varsa film salonları bizim ülkemizde de bol ziyaretçi alır hale gelmişti. Son yıllarda yerli yapım filmler de gün geçtikçe artmaya başlamıştı. Bu elbette güzel birşey... Bir genç yönetmen ülkemizin tarih zenginliğine ve güzelliğine dikkat çekmeye çalışıyor. Önce Hititler'i, sonra da yakın tarihte yaşanan bir dünya ve insanlık destanını belgesel film yapıyor. Eğer onların ülkesinde yaşansaydı, Holywood Çanakkale Destanı'ndan acaba bu güne kadar kaç görkemli film çıkarırdı?
Akşam Gelibolu belgeselini izlemek için gittiğim sinemada sadece beş kişi vardı.
Gelibolu belgeselini izlerken o günleri ve Çanakkale şehitlerini ve mücadelelerini daha iyi anladım. Yetersiz bilgi ve belge ile çekilmiş bir belgesel, savaşı o günleri ve acı hatıralarını yaşatmaya yetti.
Filme göre Türk askerinin, Türk halkının sadece % 5 i okuma-yazma biliyordu. Bu en önemli gaflarıydı. Belgesele görüşlerini açıklayan yabancı yazar ve diplomatların ortak görüşü; ?plan iyi yapılmadığı için Türkler'i yenemedik, eğer plan ve strateji iyi yapılsaydı mutlaka başarılı olurduk? diyorlardı.
Türkler'in çok mert ve iyi kalpli insanlar olduğunu da itiraf ediyorlardı. Mehmet Akif'in Çanakkale şiirini okurken gözlerimizde canlanmayan manzara Gelibolu belgeseli ile canlandı. O nedenle her Türk vatandaşının çocuklar dahil bu belgeseli izlemesini, hatta devamının gelebilmesi için, vazife addetilmesini tavsiye ediyorum.
Bu arada Nasrettin Hoca'nın fil hikayesi gibi Genel Kurmay Başkanı kükrediğinde sesleri çıkan bir medya ve siyasi olgu bana iki yüzlü gibi geliyor. Daha düne kadar bir çok gazete yazarı, bebek katili Abdullah Öcalan, Leyla Zana ve arkadaşlarına üzüldüğünü yazıyorlardı. İzmir'in en etkili gazetesi Yeni Asır'da Ayşem Yeğinboy, Leyla Zana ve arkadaşlarının on yıldır hapiste olmalarına üzüldüğünü köşesinden açık bir dille yazıyordu.
Kendisine sorduğumuz ve soruyu anket haline getirdiğimiz " Sizi Leyla Zana ve arkadaşlarının on yıldır hapiste olması mı, gencecik şehitlerimizin on yıldır toprağın altında olması mı üzüyor ? " sorumuza cevap vermedi. Yeni Asır gazetesi hala bu yazarı bünyesinde barındırıyor.
Ulusal gazetelerde de benzer yazarlar hala gözümüzün içine baka baka bu tarz yazılar yazıyor. Hala Şehitlik Kanunu olmayan bir Türkiye?de yaşıyoruz.
MHP iktidarı bile bu kanunu çıkarmadı.
30 bin şehidimizin katiline verilen ceza hala infaz edilemiyor. İzmir Kadifekale Şehitliği'nde ziyaretçi defterine bir şehit eşi şunları yazıyor...
" Sen gittikten sonra dünyada tek başımıza kaldık. Tüm kapılar kapandı, gidecek senden başka kapımız yok. Sana geldik.... "
Bu satırları yazdıran da bizler, okuyan da bizleriz...
Lütfen sokaklara bayrak asarken gerçek anlamda yapılması gerekli görevlerimizi de unutmayalım.
Gösterişe kapılıp Genel Kurmay Başkanının arkasına saklanarak iki yüzlülük etmeyelim. Bu gazeteler, televizyonlar daha ilk haberi yaparken Genel Kurmay Başkanı'ndan önce kükremeliydi.
Şehit haberlerini sadece şehit çocuğu ağlarken, eşi naaşa çiçek koyarken yapmamalıydı.
Türkiye'nin şehitlerini gelecek kuşaklara tanıtabileceği bir internet sitesi bile yok. 1998 yılında başladığımız özel girişimimiz (SehitlerOlmez.Com ) hala firmanın özverisi ile devam ediyor.
Söz verenler de sözlerinde durmadılar.
Şehit bir arkadaşım vardı. Çok sık tekrar ettiği sözünü ben de burada tekrar ediyorum.
"Bol bol brifing, küllin talimat... Mafiş icraat.... "